Toplumsal yaşam için bütün medeniyetlerin ortak amacı
ahlaklı ve adaletin hakim olduğu bir yaşama geçişi sağlamak olmuş.
Bu iki kavram birbirinden hiç ayrılmadan ele alınmış
ve adına hukuk denilen yaptırımlı bir dünya düzeni oluşturulmaya çalışılmış.
Sosyoloji bilimi bu sayede doğmuş. Ardından hukuk, bir ilim
dalı olarak yerini almış.
Sosyoloğlar bu iki konunun üzerine kafa patlatmışlar. Mutlu
bir toplumsal yaşam için ahlak ve adaletin önemi konusunda birleşmişler. Her
biri ahlaklı ve adil bir yaşam için değişik felsefi yollar önermişler.
İnsanlığın toplum düzeninde yaşamaya başlamasıyla ortaya
çıkan anlaşmazlıkların çözümü, haksızlıkların ortadan kaldırılması,
mağduriyetlerin giderilmesi için bir sisteme ihtiyaç duyulmuş. Suç ve ceza kavramları
belirlenmiş.
Suç ve cezanın tanımı yapılırken o dönemde öne
çıkmış ahlaki kurallar ön planda olmuş ve adına yasa denen yaptırımlar bu
sayede doğmuş.
Hak ve hukuk için, kayırmadan, haksızlığa neden olmadan
doğru yasalalarla ve güvenilir insanlarca adalet dağıtan bir mekanizma
oluşturmak için muazzam çabalar harcanmış.
Adaleti dağıtanlar yada dağıtımında kullanılan yasalar her
zaman tartışılmış. Bu tartışmalara elbette sosyologlar da katılmış. Günümüzde
bile onların bu tartışmalarda sarfettikleri bazı özlü sözler adeta projektör
gibi önümüzü aydınlatmakta.
Bütün hakdinlerin var oluş sebebi de aslında
ahlaklı ve adil bir sistemde yaşanması içindir.
Ahlaklı bir yaşam için dini öğretiler daima ilk
öncelikli durumda yer almış. Hazreti Muhammet adaletli ve ahlaklı bir yaşamı
insanlığa miras bırakmak için bütün ömrü boyunca mücadele etmiş. Mübaret yaşamı
boyunca bu konuda pek çok söz sarfetmiş ve bunlar da hadis-i şerif olarak bütün
müslümanlarca sorgulanmadan kabullenilmiştir. Örneğin : “adaletli sultan,
yeryüzünde Allah'ın gölgesi ve mızrağıdır ” diyerek bizleri yönetenlere çok
önemli mesajlar vermiştir.
Adalet, hata yapılması halinde telafisi mümkün
olmayan sonuçlara sebebiyet vereceğinden dolayı çok önemlidir. İnsan
hayatı Allah’ın bize en büyük emanetidir. O emanetin korunması birinci
önceliğimiz olmalıdır. Yüce Allah: “karşıma ne ile gelirsen gel , ama kul
hakkıyla gelme “ diyorsa durumun dinen önemi daha da net anlaşılıyor.
Adaletin önemi dün nasılsa bugün de aynı önem sırasında
var oluşunu sürdürmekte. Tarihçilerin bir kısmı tarihin tekerrürden ibaret
olmadığını, hataların aynen devam etmesi sonucu tekrar eden hatalar tarihmiş
gibi algılanıyor diyorlar. Özellikle adalet, içinde insan ve insani olguları
barındırdığından geçmişte hatayı nasıl kabul etmediyse günümüzde de asla kabul
etmez.
Adalet önemli bir kuvvettir. Bizim ülkemizde de yönetsel
kuvvetlerden biri olarak yargıyı yani adaleti benimsemişiz. Çok
önemli bir kuvvet olan adalet için Blaise PASCAL: “adaletin kuvvetli,
kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir” demiş. Limon LUCE ise: ” kuvvetsiz
adalet ve adaletsiz kuvvet iki büyük felakettir” derken, Hz.Ebubekir ise adeta
son noktayı koyuyor :” Mal cimride, silah korkaklarda, karar da zayıflarda
olursa düzen bozuktur.”
Ünlü Fransız deneme yazarı Montaigne : “adaletin olmadığı yerde
ahlaktan bahsedilemez” derken, bir Latin atasözü de: “adalet erdemlerin
kraliçesidir” diyor.
Hz. Ömer “ adalet mülkün temelidir ” diyor. Konfiçyus ise “ devletin
hazinesi adalettir” diyerek adaletin önemine benzer bir vurgu yapıyor. Maurice
DUEVERGER’de “ hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli
olmaya başlar ”diyor.
Aristoteles’de bu konuyla ilgili pek çok söz sarfetmiş.
Bunlardan biri : “adalet ilkin devletten gelmelidir. Çünkü hukuk, devletin
toplumsal düzenidir.” Diğeri : “zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki
bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.”
Bu önemli düşünürlerin sözleri böylece uzayıp gider.
Özetlemek gerekirse sanırım Emile ZOLA’nın sözleri bize yardımcı olacaktır : “adalet
ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir.”