Çocukluğum ülkemin uluslar arası bir başarısına tanık olamadan geçti. Gençlik yıllarım başladığında ufak tefek sesler geliyordu, fakat bizleri sokaklara döktürecek kadar şiddetli değildi. Daha sonra spor başta olmak üzere ,bilimsel bazı önemli projelerde de adımız geçmeye başladı. Yavaş yavaş mutluluk yerini hırslara terketmek üzereydi.
Naim Süleymanoğlu’nun dünya ve olimpiyat şampiyonlukları ve ardından halterde adımızı duyuran diğer sporcularımız, Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğu,güreşteki başarılar, Süreyya Ayhan’ın hiç olmadığımız atletizmdeki başarıları, Türk Milli Futbol Takımı’nın dünya 3.lüğü gibi bir anda ilk aklımıza geliveren başarılarımız tarih sayfamızda önemli yerleri doldurmaya başladı.
Daha sonra dünyanın en iyi otomotiv tasarımcıları arasına giren Murat Günak’ı tanıyıp, gururlandık. Nuri Bilge Ceylan 2008 Cannes Film Festivali'nde Üç Maymun filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nü aldı. Ödülü aldıktan sonra yaptığı teşekkür konuşmasında "Bu ödülü birisine adamak istiyorum: Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme..." dedi ve hafızalarımıza ve başarılarımıza bir yenisi daha eklemiş oldu.
Bu başarıları içimize sindirip,başımızı yukarı kaldırıp yürümeye başlamışken sahneye başka aktörler çıkmaya başladı. Bu aktörlerden biri “Ülkemde Ermeni soykırımı yaşanmıştır” dedi ve hayalimizde dahi yer bulamayan NOBEL kendisine takdim! ediliverdi. “Müjdeler olsun bir NOBEL’imiz oldu” diye haykıran üç-beş yandaşın dışında kimse bu ödüle dönüp bakmadı bile.
Ardından çoğumuzun en az birkaç kitabını okuduğumuz,eserlerinin bazısı sinemaya aktarılıp film olmuş, bağrımıza bastığımız, saygı duyduğumuz koca bir isim çıktı sahneye. Ve o da şimdi telaffuz bile edemeyeceğim cümleler kurup, bir NOBEL’de kendisinin istediğini, 80 yaşına geldiğini ve bunu mutlaka alması gerektiğini ima eder tarzda bir telaşın içinde, o talihsiz beyanları ediverdi. Ama onu görmedi ödül vericiler.
Artık çok kolaylaşmıştı bu ödülleri almak. Ülkene ihanet cümlelerinden oluşan bir dizi laf ettin mi gelsin bakalım ödüller! “ Ödül avcılığı “ aynı hızla devam etti. Diğer aktörler de tek tek sahneleri işgal etti fakat kontenjan sınırlıydı, istedikleri sonuca varamadılar.
Bazıları daha kalıplı laflar etmeleri gerektiğini anladı. Fırsat kollamaya başladılar.
TBMM’nin 90. yıl kutlamaları kapsamında, meclisimizce bir resepsiyon verildi ve ülke gündeminde olan pek çok isim davet edildi. Davetlilerin arasında “ fırsat,fırsat“ diye bekleyen biri vardı: Sinema yönetmeni Sinan Çetin.
Epey bir zaman evvel iktidar partisine yakın olduğunu açıkça beyan eden yönetmenden bu davette bir de konuşma yapması istendi. Sinema yönetmeni olduğundan,başrolünü kendinin oynayacağı bir senaryo hazırlayıp, basının her yere ulaşan kudretli kameraları önünde oynamaya başladı. "Berlin İn Berlin" filminde rol alan yabancı bir oyuncu sormuş Sinan Çetin’e: "Türkiye’de hala savaş devam ediyor mu?” O da demiş ki: ” Bizim ülkenin hiçbir ülkeyle savaştığı falan yok.Biz başka ülkelerle savaşmıyoruz. Kendi çocuklarımızı bombalıyoruz. O çocukların cebinden de Türkiye Cumhuriyeti kimlikleri çıkıyor”
Evet, gördüğünüz gibi, artık bizde uluslar arası başarı kazanmak çok kolay. Yeter ki ihanet içeren koca koca sözler sarfedin,ödül cepte.